İdealizasyon savunma düzeneği hepimizin zaman zaman başvurduğu bir mekanizma olmasına rağmen, temel niteliğini borderline ve narsistik kişilik örgütlenmesinde gösterir. Bütün savunma düzeneklerini a ilkellikten olgunluğa, b normallikten patolojiye, c gelişimsel spektrumundaki yerine ve d grupsal birlikteliğindeki işlevlerine göre ele almak gerekir.
Yukarıdaki bağlamlarda idealizasyon mekanizmasını ele almadan önce kendiliğin ilk oluşumuna baktığımız zaman, annenin veya bakım yapan kişinin bebeğe hissettirdiği ilk duygu bebeğin değerli ve önemli olduğu duygusu olduğu görülür. Şöyle bir geriye yolculuk yapacak olursak; çocuğunu çok seven bir anne, kendi uzantısı olarak hissettiği çocuğuna bakarken ve onu kucağında severken sanki ona tapınacakmış gibi onu idealize eder. Çocuğunu o kadar göğsüne bastırır ki sanki onunla kaynaşmak ister. ‘Yiyip yutmak’ ve ‘yalamak’ gibi terimler bir bebek için sevilmenin göstergeleri olarak çok yaygın olarak kullanılan terimlerdir. Bu bebek o kadar değerli ve o kadar önemlidir ki anne bebeği için her zaman kendisini feda edebilir. İşte bebeğin burada hissettiği duygu yüksek, idealize edilmiş bir varlık duygusudur. Bebeğin kendisi sanki tapınılacak kadar yüce bir değeri haizdir. Ona bu değeri veren şey de annenin davranışsal, düşünsel ve duygulanımsal yaklaşımıdır. Bu manada da anne değerli ve yüce bir varlıktır; çünkü onu değerli kılan şeydir. İşte idealizasyon savunma düzeneğindeki çekirdek budur. Hemen bunun zıddı bir durumla, aynı bebeğin kendini değersiz hissetmesi söz konusudur. Bebek altına çiş-kaka yaptığı ve yine uygunsuz bir zaman ve zeminde problem çıkardığında annenin bakışları tamamen değişecek, tapınılacak kadar değerli olan bu varlığa bir pisliğe bakar gibi bakacaktır. Çünkü bebeğin altı pislik doludur. Bu da değersizleştirme savunma mekanizmasının ilk çekirdeğidir.
Bu ilk yapılanmayı gördükten sonra bu mekanizmayı da dört bağlamda ele alabiliriz:
a- İlkellikten olgunluğa
İdealizasyonun en ilkel hali kişinin kendini tapınılacak kadar değerli ve önemli hissetmesi yani tanrı olma duygusudur. Bu duygu, gelişim evrelerimize uygun olarak engellene engellene (früstre edilerek) kişi normal, sıradan bir birey olma konumuna gelir. Normal, sıradan bir birey olma duyguyla, reel hayatın bizden beklediği olumlu ve başarılı rolleri oynadıkça ve bunları başardıkça değerlilik hissimiz bu oranda artar ve içsel olarak hissedilir. Bu sağlıklı bir idealizasyondur. Hiçbir başarı elde etmediği ve gerçeklikle uyum içerisinde olmadığı halde kendini veya nesneyi aşırı idealize eden bir yapı ilkel düzeyde kalmış bir savunma düzeneğini oluşturmaktadır. Bu durum iyi ve kötü kendiliği bütünleştirememiş sınırda kişilik örgütlenmesi ile, iyi kendiliğin aşırı değerlilik hislerinde takılıp kalmış narsistik kişilik örgütlenmesinde primitif düzeyde kendini ortaya koyabilmektedir.
Egomuzun temel varoluşsal nedeni hayatta ve toplum içerisinde saygın bir konumda bulunabilme durumudur. Kişi toplum içinde almış olduğu roller ve bunlardaki başarıları perspektifinden kendine uygun bir konum edinir. Bu konum diğer savunma düzenekleriyle birleştirilerek kişinin kendini önemli ve değerli hissettiği bir sanal sürece dönüştürülür. Bu manada profesör ile kapıcı, fonksiyonları açısından toplumsal planda çok büyük bir hiyerarşik farklılık oluşturmasına karşın; iki birey de işlevsel olarak kendini çok önemli ve değerli hissedebilir. Kapıcı binanın çöplerini toplamadığı, bina sakinlerinin ekmeklerini almadığı ve su ihtiyaçlarını gidermediği zaman bütün bina sakinlerinin acziyet içine düşeceğini düşünerek kendisinin çok önemli olduğu duygusunu yaşar. Bilim adamı da konumunu kendi bağlamında değerlendirir. Şehrin elli kilometre dışındaki bir laboratuarda sivrisineklerin kanat çeşitlerini incelemek üzere otuz yıl harcamış ve yeni sivrisinek türleri bularak literatüre ilave etmiştir. Bu olgu onun için, dünyayı yerinden sarsacak kadar önemli ve değerli bir olgudur. Bilim adamı bu bağlamda kendini çok önemli ve değerli hissetmektedir. Sosyal hayat içinde bulunduğumuz konumlarda, hak ettiğimiz değerlilik hisleri travmatik bir takım yaşantılarla elimizden alınıp yok edilebilir. Bu durumlarda, patolojik olarak duran idealizasyon savunma düzeneği devreye girerek, ‘insanların kendi kıymetini anlayamadığı’ bağlamından başlamak suretiyle mehdilik ve tanrılık iddiasına kadar giden bir idealizasyon mekanizması kurgulanabilir.
Bunun diğer bir bağlamda değerlendirilmesi ise; bireyin, değersizlik hislerini ve başarısızlıkları ortadan kaldırabilmek için bağlandığı nesneleri idealize edebilmesidir. Bu özellikle yansıtmalı özdeşim mekanizmasında çok belirgin olarak kullanılan öncül savunma düzeneğidir. Reel hayatta başarısız olan bir babaya karşı bir erkek çocuk, önce babayı idealize ederek ideal baba imgesini zayıf babanın üzerine yansıtır ve daha sonra da onun gibi olma gayreti peşine koşar. Bunun yansımalarını özellikle ideolojik ve dinsel alanda çok yaygın olarak görmek mümkündür. Bireysel kusurları kapatabilmek, yüce bir idealin aracı olmakla mümkün olmaktadır. Birey herhangi bir ideolojiye veya dinî örgüte bağlanarak yüksek bir idealizasyona hizmet eder. Soyut veya düşünsel anlamdaki bir ideolojiye bağlılık, o ideolojinin her şart ve koşulda idealize edilmesi, kutsanması ve tüm hatalardan arınmış olarak kabul edilmesi gerekliliğidir. Bu durumda karşımıza fanatik, dogmatik ve tabusal bireyler çıkar. Bunu daha da somutlaştırmak isteyen bir birey, ideolojik bir grubun veyahut da dinî örgütlenmenin başındaki lidere çok yüksek değerler atfederek bir nevi o liderde tanrılara özgü bir takım hususiyetlerin bulunduğu şeklinde idealizasyon yapar. Bu şekilde de özlediği kimlik parçasını lidere yükleyerek kendi değerlilik hissini temin eder ve değersizlik duygusunu ortadan kaldırır.
b- Normallikten patolojiye idealizasyon
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi toplum içinde aldığımız roller ve bunları başardığımızda aldığımız keyif hissi, normal bir idealizasyon durumunda hissettiğimiz duygulardır. Yaşamımızın temel motivasyonu da bu tip hazlarla dolu olmamızdan kaynaklanır. Bir şekilde değerli ve önemli olduğumuzun yansımalarını almak durumundayız. Bunu ya içsel denetimimizle alırız ya da dışsal yankıyla alırız. Eğer bir başarıyı kendi iç dünyamızda sakladığımıza inanırsak kendimizle gurur duyar ve kendimizi idealize ederiz. Veyahut da bir başarı, bir görev ve üretim gerçekleştirildiğinde, dış dünyada bizi değerli kılacak olumlu yankılar gelmesiyle dış dünyaya bağlı değerlilik hissimiz tatmin olur. Eğer başarılı olan kimliğimiz früstre edilip engellenirse gerileme savunma düzeneği ile birlikte ilkel idealizasyon devreye girebilir. Veyahut da kişilik örgütlenmesinin patolojik kalması nedeniyle patolojik idealizasyon süreci hep devam edebilir.
c- Gelişimsel spektrumundaki yerine göre idealizasyon
Yaşamımızın temelinde hacıyatmaz örneğinde olduğu gibi hep bizi ayakta tutan temel değerlilik hissi bulunmaktadır. Ne kadar dış darbeye maruz kalırsak kalalım, en temeldeki tanrısallık iddiasına kadar gidebilecek olan değerlilik hissi bizi korumakta ve yıkılmamızın önüne geçmektedir. Hacıyatmaz metaforuna daha yakından bakacak olursak, elipsoid bir materyalin (yumurta) geniş tabanına cıva ve kurşun gibi bir metal konduğunda dikliğini hep muhafaza edecektir. Bu bağlamda denizdeki şamandıralar hacıyatmazın bir örneğidir. Hiçbir zaman batmaz hep dik durur, yer çekimi nedeniyle ağırlık merkezi onu dik tutar ve darbelerle eğilirler ama eski konumlarına hemen geri dönerler.
İnsanın ilk temel çekirdeği iyi kendilikten hissedilen idealizasyon ve değerlilik hissi, şamandıranın altında bulunan ağırlık gibidir. Bu bağlamda her insan kendini çok önemli ve değerli hisseder. Bu konu ile ilgili olarak Goethe’nin ilginç bir anekdotunu sizlerle paylaşmak isterim. Tanrıya isyan duygularıyla dolu olan Goethe, Tanrının adaletsizliği üzerine kafa yoruyordu. İnsanların çok çeşitli kategorilerde, sınıf sınıf birbirinden farklılık arzettiğini (fiziksel, zihinsel, zenginlik vb.) düşünüp insanlara kendi akıllarından ve kendilerinden memnun olup olmadığını sordu. Cevaplar hayret vericiydi: Herkes kendi aklını ve kendini çok seviyordu. Yukarıya dönüp şöyle dedi: “Tanrım ne kadar adaletliymişsin!” Anadolu’da bir deyiş vardır. Akıllar pazara çıksa herkes kendi aklını satın alır. Bütün bunlar, temeldeki hacıyatmazın altındaki ağırlığın göstergeleridir. Annemizin bize hissettirdiği önemlilik ve değerliliği oluşturan, kendilik çekirdeğidir. Bu bağlamda annesi tarafından sevilen her çocuk eşit değerliliğe sahiptir. Daha sonraki yaşamında birisinin bilim adamı, birisinin cahil, diğerinin zengin, diğer birisinin fakir ve birinin de yönetici veya yönetilen olması hiçbir anlam ifade etmemektedir.
d- Grupsal birlikteliğindeki işlevlerine göre idealizasyon:
Bu ise, bölme, idealizasyon-devalüasyon, dağılma, özdeşim ve yansıtmalı özdeşim mekanizmalarıyla birlikte işleyen bir grup dinamiği içinde ortaya çıkabilmektedir.



