DAVRANIŞCI TERAPİLER PDF Yazdır e-Posta

 

Davranışçı Terapiler

Mehmet Tekneci

Birey, Aile, Çocuk Terapileri Enstitüsü

Özet

            Davranışçılık ekolünün ilk olarak 1920 yılında John B. Watson’ın kurduğu davranışçılık okuluyla ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada da, davranışçılık kuramına katkıda bulunan  Ivan Pavlov’un klasik koşullaması, Edward Thorndike ve Skinner’in de edimsel koşullaması açıklanmıştır. Klasik, edimsel koşullama ve sosyal öğrenmeden yola çıkılarak oluşturulan davranışçı terapiler ve davranışçı terapilerde yer alan teknikler ve değişim süreçleri açıklanmıştır. Son olarak, klasik, edimsel koşullama ve sosyal öğrenmeden yola çıkarılarak Albert Bandura tarafından oluşturulan ‘Sosyal Bilişsel Kuram’a değinilmiştir.

Anahtar sözcükler: Klasik koşullama, edimsel koşullama, sosyal bilişsel kuram.

 Giriş

                Bilimsel anlamda 1920 yılında Davranışçılık okulunun kurucusu John B. Watson’dur. Bu yaklaşım, temel ilkesini uyaran - tepki modeli üzerine kurarak, insan davranışlarını sadece uyaran - tepki modeline göre izah etmektedir. Davranışçılık, ister açık ister kapalı olsun tüm davranışların öğrenme yoluyla sonradan kazanıldığını vurgulamaktadır. İnsan davranışlarının oluşması, davranışsal bir öğrenme olan Klasik Koşullama (İvan Pavlov), Edimsel Koşullama (Thorndike, Skinner) ve başkalarını gözleyerek öğrenme olan sosyal öğrenme ile açıklanmaya çalışılır. İvan Pavlov, Edward Thorndike ve Skinner yaptıkları hayvan deneylerindeki hayvan davranışlarından yola çıkılarak insan davranışına egemen olan öğrenme açıklanmış ve olumsuz insan davranışlarının gelişim sürecine göre tedavi teknikleri geliştirmişlerdir.

            Bazı insan davranışları edimsel ve klasik koşullamanın öğrenme ilkelerine göre açıklanabilirken; birçok davranışın arkasında öğrenme ilkelerinin ötesinde bir takım karmaşık sistemler mevcuttur. Örneğin, depreme maruz kalan insanlar aynı bölgede, aynı şartlarda, aynı depreme, yani aynı uyarana maruz kaldıkları halde o insanların aynı tepkilerde bulunması beklenirken hepsi farklı tepki vermektedir. Bir kısım insan korku ve panik içine düşmekte, bir kısmı depresyona girmekte, bir kısmı öfkelenmekte, bir kısmı inanç ve değer yargılarını değiştirmekte, bir kısmı pencereden atlamakta, bir kısmı da yatağından bile kalkmamaktadır. Bu nedenle, öğrenme ile ilgili birçok konu açıklığa kavuşmasına rağmen insan davranışlarını sadece uyaran-tepki prensibine göre anlamak ve izah etmek mümkün değildir. İnsan daha kompleks bir yapıya sahiptir.

Klasik ve Edimsel Koşullama

            Ivan Pavlov tarafından ortaya çıkarılan klasik koşullama; yeni bir uyaranın var olan bir uyaran–tepki ilişkisiyle eşleştirilmesiyle oluşur. Bu durumda normalde korkutucu olmayan bir uyaran (koşullu uyaran) korkutucu bir uyaranla eşleştirildiğinde korkutucu olmayan uyaranın korkutucu uyaran haline gelmesidir. Örneğin, bir çocuk alışveriş merkezinde mağaza kapısının arkasından birden yüksek sesle bir palyaço çıkması üzerine çocuk çok korktu. Bu olay sonrasında çocukta palyaço fobisi gelişti. Çocuk bu günden sonra, alışveriş merkezlerine palyaço yoksa gitmek istedi.

            Edward Thorndike tarafından ortaya çıkarılan edimsel koşullama, yapılan davranışın ardından olumlu pekiştireç (ödüllendirme) ya da olumsuz pekiştireç geldiğinde yaşanan koşullanma durumudur.  Yani yapılan davranış sonucunda kişi bundan ya hoşlanır veya elem duyabilir ya da nötr bir duyguya sahip olabilir. Örneğin, özellikle bir kısım ergen danışanlarda, ebeveynleriyle olan ilişkilerinden bahsettiklerinde, bu danışanların çocukluklarından beri istedikleri yapılmadığında ağlayarak tepki verdiklerini belirtmişlerdir. Bunun üzerine danışanların anneleri ve babaları da dayanamayıp, doğru bulmasalar bile danışanların istediklerini yaptıklarında anneler ve babalar farkında olmadan ağlama ve dayatmaları ödüllendirmektedir. Edimsel koşullama ile hayatı boyunca sızlanarak ve dayatarak istediğini yaptırma davranışı alışkanlık haline gelmektedir.

            Bir yönüyle araba kullanma, basketbol oynama, yemek yeme, hatta konuşma ve yazma da edimsel koşullama yoluyla öğrenilmektedir. Bu öğrenme yaşantılarının her birinde amaca ulaşmak için pekiştirilen sınama-yanılma denemeleri bulunur. Buna göre organizma için korku yaratan olay koşullu ve koşulsuz olsun birey bu uyarandan kaçınma eğilimindedir.

            Thorndike’ın edimsel koşullamasında yer alan pekiştireç kavramı, bir davranışı kuvvetlendiren ya da zayıflatan uyarıcıların genel adıdır. Birincil pekiştireç; organizma tarafından öğrenilmemiş olan bir değişkendir. Su, susuz bırakılmış bir hayvan için birincil pekiştireçtir. İkincil pekiştireç, organizma tarafından öğrenilen ve onu amaca ulaştıran kuvveti tanımlamaktadır. Para ve başarı ile ilişkilidir. Parasızlık ve başarısızlık olumsuz bir pekiştireç olarak tanımlanır. Çalışma şevkini kırar. Örneğin okula ve öğrenmeye yönelik olumlu çabaları pekiştirilen bir çocuk başarılı olma hazzı ile daha çok güdülenirken, başarı hazzından yoksun bırakılan çocuklar giderek çalışma ve öğrenmeye karşı olumsuz tutumlar sergilerler. Çocuklarda amaca uygun davranışlar pekiştirilmeli, amaca uygun olmayanlar görmezden gelinmelidir.

       Başkalarını gözlemleyerek, model alarak öğrenmede, örneğin kardeş kıskançlığından ötürü kardeşini döven çocuğuna karşı ebeveyn “kardeşini dövme”  deyip onu döverse; sorunları dayak atarak çözme konusunda çocuğuna model olduğunun farkında olmayacaktır.

Davranışçı Terapiler

            Davranışçı terapilerin içeriğinde, deneysel çalışmalarla geliştirilmiş, öğrenme kuramları referans alınarak; hayvan davranışlarının incelenmesinde kullanılan teknik ve buluşların klinik ortamda insanın anormal davranış, düşünce, duygularının değiştirilmesi amacıyla kullanılması yer almaktadır.

            Davranış değiştirme terapilerinde, terapistler danışanlarında temel koşullanma ilkelerini kullanırlar. Bu bağlamda, sistematik duyarsızlaştırma, karşıt koşullama, alıştırma tedavisi  klasik koşullanmaya; jeton ekonomisi (ödül biriktirme tekniği), mola, premack ilkesi tedavi metotları ise edimsel koşullanmaya dayanır. Davranışsal alıştırma içerisindeki girişkenlik eğitimi, sosyal beceri geliştirme yöntemleri, model alma, taklit ve rol provası ise sosyal öğrenmeye dayanır. Davranışçı terapilerde, danışana ilk önce gevşeme ve rahatlama yöntemi öğretilir. Sistematik duyarsızlaştırma (Joseph Wolpe, 1958) çalışmalarında, danışanların kaygıları azaltılarak, danışanları korktukları durum ve nesnelerle karşılaşmaları için yüreklendirme yapılır. Tedavi seanslarında, hayal kurma çalışmalarıyla kendileri için giderek daha çok korkutucu olan yaşam olayları danışanlara yaşatılırken karşılaştırmada derin bir gevşeme çalışması da eşlik eder. Karşıt koşullama sayesinde (ilk klinik gösterimi Mary Coverjones, 1924), uyarana karşı gösterilen tepki; aynı uyarana karşı değişik bir davranışın ortaya çıkması ile ortadan kaldırılır. Alıştırma tedavisi, kişiyi kaçınma davranışlarına neden olan yer, durum, nesne, düşünce, imajlarla yeterince süre karşı karşıya getirerek, kaçınma davranışlarının sönmesini ve alışma durumunun oluşmasını sağlamaktadır. Ayrıca, anksiyete ile başa çıkma becerileri kazandırmaktadır. Anksiyete bozuklukları, korkutucu olmayan bir uyaranın kişi ile korkutucu bir biçimde karşılaşması sonucu klasik koşullanmayla oluşur, edimsel koşullanma ile devam eder. Kaçınma davranışı anksiyetenin azalmasını sağlayarak kişiye ödül verir, olumsuz pekiştireç gibi rol oynar.

 

Sosyal Bilişsel Kuram

 

            Sosyal öğrenme kuramcılarından Albert Bandura (1978)’ya göre, öğrenmeye bağlı davranış, taklit, gözlem, model almayla oluşmaktadır. Bir davranışın taklit edilmesi bazı sosyo-psikolojik faktörlere bağlıdır. Bu faktörler şu şekilde sıralanabilir:

1.      Davranış sonucunda olumlu-olumsuz pekiştireç alması.

2.      Kişinin bir davranışı gerçekleştirme sürecinde doyum ve haz duygusu düzeyi (güdülenme düzeyi), içsel güdülenme ve olumlu öz yeteneklerle ilgilidir.
Kişinin öz yeterliğine ilişkin yanlış ya da eksik bir yeterlik algısına sahip olması, hem harekete geçmesini hem de davranışı sergileme performansını güçleştirir. Olumsuz öz yeterlik duygusu ile gerçek potansiyelini ortaya koyamaz. Olumlu bir kendilik algısı ve öz yeterlik bilinci kazanılması önemlidir.

3.      Yaşam içerisinde sosyal çevreden edinilen davranışlarla ilgili izlenimler.

4.      Kişinin kendilik algısını belirleyen duygusal yaşantıların etkileri.

5.      Davranışı taklit edilen kişinin sosyal statüsü ve saygınlığı.

6.      Kişinin -erken çocukluk evrelerinde oluşan- bilişsel yapı ve şemaları.

7.      Kişinin içinde bulunduğu duygu durumu.

            Bandura’ya göre insanlar sosyal çevreyi davranışlarıyla etkilemekte, aynı zamanda çevrede yer alan diğer insanların davranışlarından da etkilenmektedir. Buna ‘karşılıklı belirleyicilik’ denir. Bunları davranış, dışşal etmenler (ödül, ceza), içsel etmenler(inançlar, düşünceler, beklentiler) şeklinde ifade edilebilir. Modeli oluşturan unsurlar -davranışlar, içsel etmenler, dışsal etmenler- sürekli birbirlerini etkiler. Örneğin, danışanlardan bazıları annenin, babanın ya da eşin ödül veya ceza şeklindeki dayatmalarıyla gelebilmektedirler. Bazı danışanlar sırf eşini tekrar kazanmak için gelmektedirler. Bazı genç danışanlar anne veya babaları tarafından söz verilmiş bir hediye için terapi süreçlerini başlatmaktadırlar. Bu durumda, içsel beklentileri terapiye dahil etmek istemesek de pahalı bir hediye verileceğinin söylenmesi durumunda dışsal etmenler baskın çıkar. Terapi içerisinde, danışan istemedikçe terapiye başlanmayacağını ifade eden, danışanı anlamaya çalışan, merakla dinleyen, eşit gören, danışanla paylaşan, danışanı bağımsız bir birey olarak kabul eden, danışan müsaade etmedikçe hiçbir bilginin yakınlarıyla paylaşılmayacağını ifade eden bir yaklaşım sonucunda karşılıklı, hoş, keyifli konuşma ve paylaşım ortamı oluşabilmektedir.  Ayrıca danışana da, kendisi ile ilgili farkındalık ve içgörü  geliştirme imkanı doğmaktadır.  Terapiye ilk gelişlerindeki düşünce ve beklentileri, danışanda içgörü oluştuktan sonra terapide bu düşünce ve beklentilerde önemli değişiklikler olmaktadır.

            Bandura’ya  göre insanların davranışları aynı zamanda sembolleştirme kapasitesinin bir ürünüdür. Bireyin geçmiş yaşantılarına ilişkin izlenimleri, ‘geleceği kestirme becerisi’ olarak tanımlanır. Yani danışan herhangi bir sorunla karşılaştığında, her seferinde deneme yanılma yöntemini kullanmak yerine olası sonuçları düşünür, olasılıkları hesaplar, hedefleri belirler ve stratejiyi geliştirir. Buna göre birey, geçirdiği yaşantılar aracılığıyla sonraki davranışlarına ilişkin öngörü kazanırken, referans sistemindeki bilişsel yapılarla kendini de şekillendirir.

            Bandura’ya göre öz yeterliğin oluşmasında, öz düzenleme (self-regulatory) ve öz yansıtma (self-reflective) önemlidir. Öz düzenleme ilkesi, bireyin davranışlarını başkalarının tepkilerine göre şekillendirmesi anlamını taşır. Öz yansıtma ise, insanın kendi bütünlüğüne ilişkin düşünce ve yargılarıyla biçimlenen algısını tanımlamaktadır. Öz yeterlikte sonuç beklentisi; bireylerin, eylemlerinin belirli bir sonuca ulaşmada ne derece başarılı olacağına dair beklentileridir. İkna beklentisi ise, bireylerin istedikleri bir sonuca ulaşıp ulaşmamakta ne derece başarılı olacaklarına dair inançlarıdır. Kısacası bir şeyin olacağına inanmakla kişinin gerçekleştirebileceğine inanması arasındaki farktır. İkna beklentisinin kaynakları şu şekildedir:

1)      Harekete geçirecek üstünlük deneyimleri (gerçek performanslar). Örneğin, yüksekten suya atlayan birinin korku duyması sonucunda bunu daha önce de yaptığını kendisine hatırlatarak tekrar yapabileceğine inanmasıdır.

2)      Dolaylı deneyimler. Örneğin, ‘Eğer o yapıyorsa, ben de yapabilirim’ şeklindeki beklentilerdir.

3)      Sözlü ikna. Bireyin kendisini ‘Yapabilirsin’ şeklinde ikna etmesidir.

4)      Fizyolojik ve duygusal durumlar.

        Bireylerin sorunlarıyla başa çıkmaları, çaba harcamaları ve ısrarcı çabaları, sorunu düzeltebileceklerine dair inançlarıyla belirlenir. İnsanların öz yeterliğine ilişkin algısı, kişiliğini yansıtmayabilir. Beklenti ve gereksinimleri ile davranış seçimi arasında uyumsuzluklar da oluşabilir. Bu insanların içsel güdülenme düzeyleri de düşüktür. Bu nedenle herhangi bir problem ile karşılaştıklarında duydukları kaygı ve güvensizlik yüzünden gerekli sabır ve dayanma gücünü gösteremezler.